İçeriğe geç

PDF paylaşımını onaylamıyorum

 
PDF’nin ne olduğunu çoğu bilir; ama bilmeyenler de vardır, onlar için küçük bir tanım yapmak isterim. PDF, elektronik kitap dosyasıdır. Yani, normal kitabın e-kitap uzantısı.
 
Teknolojinin gelişmesiyle beraber, kitaplar da evrim geçirircesine, elektronik ortama dökülmüştür. Bu, kitaplara kolay ulaşma ve kolay taşınma imkânı vermiştir. Kolay ulaşma imkânı vermiştir ama yepyeni bir emek tecavüzünün de kapısını açmıştır.
 
Son yıllarda, yoğun olarak PDF paylaşımlarının yapıldığı görüyorum kitap gruplarında. Çok normal bir işmiş gibi. Sanki bir hizmetmiş gibi. Bunu yadırgıyor ve onaylamıyorum. Çünkü bunun korsan yayıncılıktan pek de farkı yok.
 
*
 
Korsan yayıncılık, büyük bir emek hırsızlığıdır. Yazarın, yayıncının, editörün, dizgicinin birçok emekçinin emeğine tecavüz edildiği alandır. Hak yemenin diplerinden biridir. Hakka tecavüzü geçtim, bir de bu hırsızlıktan kazanç elde ederler. Bazı yayıncıların bu alana da yöneldiklerini söyleyen bile olur. Bu yolla en büyük hakkı yenen yazardır.
 
Kitap okuma alışkanlığını kazandığım sıralar bu alana karşı temkinliydim. Bir tanıdığın, korsan kitabın normal hırsızlık gibi olmadığını söyleyince, ben de yönelmiştim bu alana. Fiyatını yüksek bulup alamadığım kitapların korsan baskısı varsa eğer alıyordum. Altı yıla yakın aldım bu hırsız kitaplarını. Kitaplığımda yüzü aşkın korsan kitap birikti böylelikle. Sonra, güneşim dediğim dostumla konuşmuştuk; onaylamadığını, hak ihlâli olduğunu söylemişti, bense yayıncıların yüksek fiyatı dolayısıyla hak ettiklerini söylemiştim. Kısa bir zaman sonra, güneşimin haklı olduğunu düşünmeye başladım. Âdeta tövbelemişçesine, korsan kitap alımını bıçak keser gibi kestim. Bir daha da almadım. Kitaplığımdaki korsan kitaplara hor bakar oldum. Kitaplığımın ön sıralarından çıkarıp arka sıralara koydum, geri plâna attım.
 
*
 
PDF paylaşmanın .korsan kitap almaktan farkı var mı sizce? Belki korsan yayıncılık gibi, hırsızlıktan rant kazanma gibi bir amacı yok; hattâ bu işi yapanların çoğu iyi niyetli, bilgi paylaşımı, kitaba kolay ulaşılmasını amaç ediniyorlar. İyi, güzel de, görmezden gelinen emek ne olacak peki? Kitabın bir yazanı var, değil mi? O yazar ki, kitabı yazmak için günlerini gecelerini harcıyor, gözlerini yorup ırıyor, parmaklarının iflahını tüketiyor. Yazabilmek için bir sürü emekler veriyor, bir sürü birikim yapıyor. Yazarın çabalarıyla bitmiyor daha. Çevirmenin emeği de yazardan pek farkı yoktur. Hattâ yer yer daha zordur. Faklı dildeki bir kitabı, başka bir dilde yeniden yaratır, uyarlar çevirmen. İki dile ve kültüre hâkim olmayı gerektirir. Daha sonra yayıncı çalışanları devreye girer, bir sürü editöryal faaliyet beraberinde gelir. Yazarın yazdıklarını âdeta adam ederler, eline yüzüne bakılabilir hâle getirirler. Kapak yaratılır, matbaaya gönderilip basılır, baskılar kitapçılara gönderilir, kitapçı satabildiğini satar… Yani, bir kitaptan bir sürü kişi ekmek yer. Dolayısıyla, salt PDF paylaşımı bile, birçok hakkı ihlâl etmektedir. Korsan yayıncılık sayesinde kazanç elde etme durumu ise, düpedüz şerefsizliktir.
 
Bunun için, PDF paylaşımını onaylamıyorum.
 
*
Teknolojinin yenemeyeceği şeylerin başına klasik kitabı koyarım ben. Hangi e-kitap verebilir, normal kitap okumanın zevkini? Sonra e-kitap, evinizde kütüphane oluşturma keyfini çalıyor. Evde kitaplık oluşturmak, okuduğun kitapların kitaplığındaki asil duruşlarını izlemenin keyfi de eşsizdir.
 
*
 
Önceden ben de kitapların pahalı olduğundan şikâyetçi olurdum, ama sonradan yersiz bir şikâyet olduğunu anladım. Düşünün, bir kitap alınacak parayı nelere vermiyoruz? Sigara, bira, kafe, lokanta… Bu tip şeylere sarf edilen paralar gözükmez göze, ama kitaba verilen ücret, göze batar. Hâlbuki kitaba verilen para, boşa gitmeyecek tek paradır. Sigara gibi dumanla uçmaz, bira gibi sidik olup akmaz.
 
-Mustafa Yıldırım – 30.04.2020

Leonardo da Vinci dâhil olduğu romanların çokluğunu bir bilseydi

 
Leonardo da Vinci, dâhil olduğu romanların çokluğunu bir biseydi, herhâlde çok sevinirdi. Sevinilmez mi hiç buna! Ölümünden beş yüz yıl sonra bile, insanların onu konuşması, eserlerinin el üstünde tutulması, hakkında romanlar yazılması… Müthiş bir şey… Çağdaş dünya edebiyatında, Leonardo da Vinci üzerine baya bir roman yazıldı, yazılıyor ve yazılacak. Bunlardan bazısı bestseller oldu, çok sattı. Ama bu romanların farkı, çoğunun en ünlü tablosu ‘Mona Lisa’ üzerinde durmasıydı. Bazısı da ‘Son Akşam Yemeği’ tablosu üzerinde durmuştur. Hâlbuki Leonardo da Vinci, sadece bunlar değildir. O, çok şeydir. O, bir entelektüeldir. O, rönesansın kendisidir. Eksik olan, Leonardo da Vinci üzerine biyografik roman olmamasıdır. Biyografi kitabı demiyorum, biyografik roman diyorum. İkisi arsında çok şey vardır. Belki batıda, Leonardo da Vinci üzerine otbiyografik bir roman yazılmıştır, bilmiyorum. Yazılmadıysa eksik kalınmıştır. Leonardo da Vinci’nin hayatından da iyi romanlar çıkar. Mesela, Da Vinci, gençliğinde, eşcinsel ilişkiye girilmiş bir olayla suçlanmış, ölüm cezası istemiyle iki ay yargılanmış, sonunda aklanmış; bu sürecin güzel bir romanı çıkar. Mesela, Da Vinci, anatomi çalışmaları için, morgdan ceset yürütürmüş, buna anlam veremeyen halk, adını deliye çıkarmış, bu süreçten de güzel bir roman çıkar. Hatta iyi filmler de çıkar…
 
*
 
Deniz Kavukçuoğlu’ndan ‘Onu Ben Öldürdüm Leonardo’ adlı kitabını okudum.
 
Ve beğendim.
 
Okuduğum çoğu kitap gibi, bu kitabı da tesadüfen okudum.
 
*
 
Deniz Kavukçuoğlu’nun bu romanı da, Leonardo da Vinci’nin içinde olduğu romanlara dâhil. Tabii kısmen dâhil. Ama bestseller romanlar gibi, tabloları üzerine polisiyelerle, sırlala değil, kişiliği ve yaşamıyla dâhil. Ama kısmen. Aşkın gölgesinde.
 
Altmış beşli yaşlarda bir adam. Da Vinci hayranı ve araştırmacısıdır bu adam. Genç bir kadına delicesine âşık olur. Bir dostluk ilişkisi yaşarlar…
 
*
 
‘Onu Ben Öldürdüm Leonardo,’
 
Oğlak Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, roman. Sayfa sayısı, 146.
 
Aslında ben, Can Yayınları’dan çıkan baskıyı okudum, ama Can’dan çıkan baskı tükenmiş durumda. Oğlak Yayınları’na geçmiş.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Boşlukları başka insanlarla dolduruyordu Gizem.
Bense kitaplarla.
 
Leonardo da Vinci’nin yaşamını okuyordum. Kudurmuş bir halk yığını, alçıdan yaptığı Sforza heykelini parçaladığında, büyük usta, heykelin bulunduğu alanın gerilerinde bir yerde, öğrencileri arasında durarak yapılanlara, hiç ses çıkarmadan, hiçbir tepkide bulunmadan yalnızca bakmış. Öğrencileri de büyük üzüntü içinde olayı izlemişler.
 
Tutkuya ilişkin ne biliyoruz? Başkasının tutkusuna ne kadar tanıklık edebiliriz? Ne kadar tanıyabiliriz? Başkalarını anlama çabamız, kendi tutkumuzla onun tutkulu yaşamını benzetme girişimi midir? Bir tür kendimizi iyileştirme çabası…
 
En yakınımız, sonunda sözümüzü yönlendireceğimiz kişi bu özdeşliğin nesnesi midir?
 
Onu Ben Öldürdüm Leonardo’da Deniz Kavukçuoğlu, insanın en gizemli yönüne bir kazıbilimci titizliğiyle eğiliyor. Delilikle tutkunun birbirine karışan yollarını ustalıkla çiziyor.”
 
*
 
Deniz Kavukçuoğlu’nun diğer kitaplarını da merak etmedim, desem yalan olur.
 
-Mustafa Yıldırım – 26.04.2020

Yaşadın mı Yaşar Kemal gibi yaşayacaksın

 
Beş yıl önceydi. 28 Şubat 2015 tarihinde Yaşar Kemal’i kaybettik. Yaşar Kemal’in ölümümün ertesi günü, ‘Yaşadın mı Yaşar Kemal gibi yaşayacaksın’ başlıklı kısa bir şiirsel anlatı yazmıştım. O anlatımı alıntılayarak giriş yapmak istiyorum:
 
“Yaşadın mı Yaşar Kemal gibi yaşayacaksın
 
Yaşadın mı Yaşar Kemal gibi yaşayacaksın.
Öldün mü de Yaşar Kemal gibi öleceksin.
 
Yaşadığında; hakkı, adaleti, isyanı, özgürlüğü, kardeşliği, barışı, aşkı, edebiyatı Yaşar Kemal usta gibi damarlarında hissedeceksin.
 
Öldüğünde de; arkandan bir ülke ağlayacak, arkandan koskoca halklar ağlayacak, arkandan edebiyat ağlayacak!..
Öldüğünde de; İnce Memed’in boynu bükük kalacak, romanların kanadı kırık kalacak, edebiyat ardından yas tutacak!..
 
Yaşadın mı Yaşar Kemal gibi yaşayacak, öldün mü de Yaşar Kemal gibi öleceksin.
 
Yaşarken, haklı ve güzel şeyler uğruna yaşayacaksın.
Öldüğünde de, haklı, güzel ve gerçek her şeyi yasa sokacaksın.
 
‘Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş.’
Ölümsüzlük yalnız sözün hakkıymış.
Sen bu payeye eriştin Yaşar usta.
Ne mutlu sana!”
 
*
 
Yaşar Kemal, edebiyatımızın yüz akıdır. Bütün dünyanın okuduğu insan gibi insan bir yazarımızdır. Aklı ve vicdanı uyandırmak için romanlarının yüzde yüzlere varan bir garantisi vardır. Ülkemizde pek kıymeti bilinememiştir, ama dünya bilmiştir kıymetini. Gelişmiş Avrupa ülkeleri nişanlar takıp, ödüller yağdırmışlardır.
 
*
 
Zülfü Livaneli’nin ‘Gözüyle Kartal Avlayan Yazar: Yaşar Kemal’ adlı kitabını okudum.
 
Zülfü Livaneli’nin kitabı, salt bir biyografi değil, aynı zamanda anı türünde bir kitap. Bir dostluğun kitabı. Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli’nin kırk beş yıla dayanan bir dostluğu vardı. İkisi de birbirinin değerini bilen kıymetli insanlardandı. Yaşar Kemal’in defni sırasında, Zülfü Livaneli yüksek seste bir türkü söylemişti. TV’de bunu gördüğümde gözlerim dolmuştu. ‘Gerçek bir dostmuşun be Livaneli’ demiştim. Hani, ‘Türkülerle gömün beni’ diye bir şarkı vardır. İşte öyle!
 
*
 
‘Gözüyle Kartal Avlayan Yazar: Yaşar Kemal,’
 
Doğan Kitap’tan çıkıyor. Türü, biyografi-anı. Sayfa sayısı, 235.
 
*
 
Kitabın Arka kapak yazısı:
 
 
Zülfü Livaneli kırk dört yıllık dostluğun penceresinden Yaşar Kemal’i anlatıyor.
 
“Yaşar Kemal’in çevresinde esen, sanki kişiliğinin ve bedeninin ayrılmaz parçası olan, gittiği her yere, girdiği her mekâna, sanki onunla doğmuş gibi farkında olmadan taşıdığı bir rüzgâr vardı. İster yabancı ister bizden, ister köylü ister kentli, ister kadın ister erkek, herkesi etkisi altına alan bir rüzgârdı bu. Unutulmaz roman kahramanlarından Yel Veli gibi sürekli koşarak ölümden kaçmak istediği için oluşmuyordu bu rüzgâr. Koca gövdesiyle onu da, yanındakileri de bazen lodos gibi sersemletiyor, bazen garbi yeli gibi ferahlatıyor, bazen şiddetlenip çevresinde ne varsa önüne katıp sürüklüyordu.”
 
Zülfü Livaneli kırk dört yıllık dostluğun penceresinden Yaşar Kemal’i anlatıyor. Edebiyat sohbetleri, türküler, anılar birbirini kovalarken Yaşar Kemal’in edebi kişiliği ile siyasi duruşu da ayrıntılı bir şekilde yer alıyor bu kitapta.”
 
-Mustafa Yıldırım – 24.04.2020

Rumi zamanının Konya’sı

 
Rumi zamanının Konya’sına kozmopolit bir yaşam hâkimdi. Birçok din, birçok dil bir arada yaşıyordu. O dönemin Konya’sı aynı zamanda Anadolu Selçukluları’nın başkentiydi. Yönetim Türklerin elindeydi. Edebiyat ve kültür Farsça’nın hâkimiyetindeydi. Nüfusun çoğunluğunu Hristiyanlar oluşturmaktaydı. Şehrin gerçek adı, İkonion’du. İnsanlığın ilk yerleşim yeri Çatalhöyük, elli kilometre güneyindeydi. Hititler’in Tarhutaşha Krallığı’nın, Frigler’in, Roma’nın, Bizans’ın, en sonunda Anadolu Selçukluları’nın şehri olmuştu Konya. Birçok kültüre ait olagelmişti. Bir taraftan yaklaşan Moğol zulmünün korkusu göğü karartmakta. İç karışıklıklar ayyuka çıkmaktaydı. Saygın bir din adamının oğlu olan Rumi, bütün Konya’nın sevgisini kazanmıştı. Rumi’nin yakın bir zamanda güneşi gelecekti Konya’ya. Ve Rumi’nin aklını alacak, onu evrenselleşebilmiş bir Rumi yapacaktı.
 
*
 
Rumi, Konya’dan için, ‘Gez dünyayı, gör Konya’yı,’ diyecekti. Ama Rumi, Konya için söylediği bu sözü, zamanındaki Konya’yı kast ederek söylemişti. Şimdi için de söyleyeceğini hiç tahmin etmiyorum. Rumi zamanındaki kozmopolitlikten eser kalmadı şimdiki Konya’da. Rumi’nin Yahudi mahallesine gidip şarap alıp geldiği Yahudi mahallesi artık yok Konya’da. Hristiyanını, Yahudisini geçtim, İslamı bile tek bir mezhepte birleşmiş şimdiki Konya’da. Rumi’nin güneşine rahat vermeyen bağnaz Konyalılar, şimdi çoğunluğu teşkil ediyor Konya’da.
 
*
 
Alman doğubilimci Annemarie Schimmel’in ‘Ben Rüzgârım Sen Ateş’ adlı kitabını okudum.
 
Rumi üzerine bir çalışma.
 
Hoşuma gitti, beğendim.
 
Annemarie Schimmel, İslam tasavvufu uzmanı.
 
*
 
Rumi biyografisi, şiirleri, Mesnevi’den alıntılar, tasavvuf anlayışı, aşk anlayışı üzrine güzel bir kitap.
 
*
 
‘Ben Rüzgârım Sen Ateş,’
 
Pegasus Yayınları’ndan çıkıyor. Çeviren, Senail Özkan. Tür, tasavvuf. Sayfa sayısı, 272.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Mevlana’nın eserleriyle gençlik yıllarında tanışan Profesör Annemarie Schimmel kendi ifadesiyle hayatını İslam tasavvufuna, özellikle de Mevlana üzerine çalışmaya adamıştır. 2003 yılında yaşamını yitiren Profesör Schimmel bugün Avrupa’da, hatta tüm dünyada İslam tasavvufu alanında en tanınmış isimlerden biri olarak Mevlana’nın öneminin dünyaya anlatılmasında büyük rol oynamıştır.
 
Böylesine önemli bir kalemin eseri olan Ben Rüzgârım Sen Ateş, Mevlana’nın semboller dünyasına seyahat ederek onun dünya görüşünü, aşk anlayışını, şiire bakışını ve Allah inancıyla ilgili ince fikirlerini şairane bir üslupla sunuyor. Baştan sona Mevlana’nın kullandığı sayısız mecaz ve göndermelerle âdeta bir dantel gibi dokunan kitap, büyük mutasavvıfı derinlemesine anlamak için bir kılavuz görevi görüyor.
 
Profesör Schimmel’in bu çalışması, Mevlana’nın bildiğimiz veya bildiğimizi zannettiğimiz fikirlerini katman katman önümüze serilen yeni boyutlarıyla ele alıyor. Ben Rüzgârım Sen Ateş, Mevlana’nın hayatını, eserlerini ve yaşadığı çağı anlamak isteyen her okurun kitaplığında bulundurmak isteyeceği bir kaynak.”
 
*
 
Güneşim için yazdığım bir şiiri alıntılayarak noktayı koyayım. Bu güneş, Rumi’nin değil, benim güneşim.
 
Konya’ya geldiğinde
 
Konya’ya geldiğinde
Konya tekrardan şahit olacak Şems’in gelişine
Marace’l Bahreyn’de iki deniz birbirine tekrardan kavuşacak
yedi yüz yetmiş sene önce de yaşamıştım bu kutlu günü diyecek
 
Rumi’nin türbesine gideceğiz
‘kalk da bak Rumi, Şems’i getirdim sana’ diyeceğim
biliyorum kıskanmazsın, yüce gönülüsün sen
benim senin donuna girdiğimi hissedeceksin
anlaşılan bunlar biz olmuşlar
oğlan çocuğu ben, dostu Şems olmuş
hissettiğim kadarıyla yakışmışlar da bize diyeceksin
mutlu mutlu gözlerini kapatıp istirahatine devam edeceksin
 
Rumi’ye saygı için mezarından ayağa kalktığına inanılan
babası Bahaddin Veled’in
temsili olarak ayağa kalmış tabuta benzeyen sandukasına
selam çakacağız
tebessüm edip selamımızı alacak
 
Müslim ziyaretçiler dualar yağdırırken
biz turistler gibi mistisizme dalacağız
hatta onların göremediğini görüp hissedeceğiz
 
sandukalarda yatan Rumi’nin müritleri de
bizim Şems ve Rumi olduğumuzu hissedecek belki
ruhları ayaklanıp semaya başlayacak
derinden gelen ney sesiyle ve bizim orada olduğumuz havasıyla iyice coşacaklar
bir ellerini bize, diğer ellerini Rumi’ye uzatıp iyice kendilerinden geçecekler
 
soracaksın bana
dostum , Rumi’yi neden Şems’in yanına gömmediler
hayatlarını cehennem ettikleri yetmemiş gibi
neden bunu da çok gördüler, diye
 
haklısın dostum, çok haklısın
Konya işte burası
yobazların memleketi
o zamanki yobazlar
hayatı cehennem ettiler Şems’e ve Rumi’ye
Rumi’nin güneşini batırmak için ellerinden geleni yaptılar
ilkinde Konya’yı terk etmek zorunda kaldı
ikincisinde öldürüldü
Rumi’nin güneşini batıranlar
Rumi’yi güneşinin yanına gömerler mi hiç
garibim Rumi ölümüne bile ‘Düğün Gecesi’ dedi
güneşine kavuşacaktı çünkü
 
Rumi zamanında gene iyiydi İkonion
-İkonion Konya’nın eski adı
Konya adı İkonion’dan gelme-
Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si Türk’ü
Musevi’si, Hristiyan’ı, İslam’ı, Alevi’si, Mecusi’si
çeşit çeşit milletler
çeşit çeşit dinler
çeşit çeşit diller
Konya sokaklarındaydı
edebiyat Farsça’nın büyüsüne kapılmıştı
tabii derdi Rumi
‘gez dünyayı gör Konya’yı’ diye
şimdiki Konya’yı görseydi Rumi
bu sözü hiç der miydi
hatta buraya gömülmek bile istemezdi
 
şimdi Konya’da
ne Rum kaldı ne Ermeni, ne de Yahudi
ne Musevilik kaldı, ne Hristiyanlık, ne de Mecusilik
Alevilik bile yok denecek bir hal aldı
ne mi kaldı
benliğini unutmuş Türkler ve sözde Türklüğe asimile ettirilmişler
sadece İslam
sünni İslam
dil bozulmuş, kaba bir Türkçe
edebiyat yerlerde
 
iyi ki görmedi bugünleri
dayanamazdı
 
neyse güneşim
ilklerimizin trajedisiyle üzmeyeyim seni
 
Rumi’nin Şems’i gibi gitme
biliyorum o da bile isteye gitmedi
aldılar güneşini Rumi’den
karanlığa bıraktılar
 
seni almasın kimse benden
güneşimi almasınlar
beni karanlıklara bırakmasınlar
 
-Mustafa Yıldırım – 14.04.2020

İnsanlığın urları

 
İnsanlığa büyük zarar verenler tarihin her döneminde çıkmıştır maalesef. Bu urlar, dil, din, coğrafya ayrımı gözetmemiş, sinsi yüzlerini her fırsatta göstermişlerdir. Bu urların, en çağdışı ve en iğrençlerine değineceğim.
 
Bu çağdışı urlar, sizce hangileridir?
 
Bence; Taliban, IŞİD, Boko Haram vs…
 
Bu çağdışı örgütler, gerçekten insanlığın urlarıdır. Zararı bir tek insana değildir, birçok şeyedir. Kadınadır, çocuğadır, farklılığadır, tarihedir, özgürlüğedir. Kısacası urun haslarıdır.
 
Kadınları çarşafın içine hapseder. Erkeğin malı yapar. Seks objesinden ibaret gördürür.
Çocukların çocukluğunu çalar. Kızı çocuk yaşında başgöz eder, erkeği kendisine benzetir, öldürmeyi öğretir.
Farklılığın en büyük düşmanlarıdır. Herkes onlara tabi olmalı, benimsediklerini benimsemelidir.
Tarihe karşı öyle bir düşmanlardır ki, düşmanlıkları kapkara harflerle tarihe yazılmıştır. Binlerce yıllık tarihi eserleri tahrip etmişler, heykelleri put diye patlatmışlardır.
Özgürlüğün ö’süne bile düşmanlardır.
 
İnsanlık için çok tehlikeli urlardır bunlar.
 
*
 
Yasmina Khadra’nın ‘Kâbil’in Kırlangıçları’ adlı kitabını okudum.
 
Yasmina Khadra, Cezayirli yazar Muhammed Mulessehul’un takma adıymış.
 
Kitabı almam tamamen bir tesadüftü. Yazarın takma adı beni çekti. Tabii takma adı olduğunu kitabı okumak için elime aldığımda öğrendim. Elime alana kadar, bir kadının kitabı, diye biliyordum.
 
Ama yazarın dilini ve üslubunu çok beğendim.
 
*
 
Taliban’ın hâkimiyetinde, mollaların yönetimindeki Kâbil’den bir hikâye… Ölmeden cehennemi yaşayan kadınlar…
 
*
 
‘Kâbil’in Kırlangıçları,’
 
Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkıyor. Çevirmen, Füsun Özgüner . Türü, roman. Sayfa sayısı, 152.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Kimse yağmurların mucizesine, ilkbaharın büyüsüne, özellikle de güzel bir yarının şafağına inanmıyor, insanlar çıldırdı; geceyle yüzleşmek uğruna gündüze sırt çevirdiler. Evliyalar azledildi. Peygamberler öldü ve onların hayaletleri çocukların alnında çarmıha gerildi…”
 
Taliban yönetimi altındaki Kâbil’de, savaşların ve baskının kol gezdiği sokaklarda, sadece binalar değil yaşantılar da yıkıntıların altında kalmış: Bir zamanların refahı içinde ve modern koşullarında yaşamaya alışmış burjuva bir çift ve Taliban’ın hizmetinde ölüm servis eden bir zindancıyla biçare eşi… Dört unutulmaz karakterin karanlıktan çıkmak için aşkın aydınlığına sığınma çabası… Kadınların dar alanlara sıkıştırılmaya çalışıldığı koşullarda özgürlük için nasıl uğraştıklarının mucizevi anlatısı…
 
Kâbil’in Kırlangıçları, kitapları 34 dile çevrilen ödüllü yazar Yasmina Khadra’nın, Afgan toplumunun açmazlarını kaleme aldığı bir labirent.
 
*
 
Kitabı okumaya başladığımda, kitabın adını, kitaptan öğrendiğim bilgiyle, yazarın Cezayir ordusunda subayken sansürden korumak için, takma ad olarak kadın adı kullandığı bilgisini yazmıştım Facebook’a.
 
Çevirmen arkadaşım Murat Tanakol abi, harika bir yorum yapmıştı paylaşımıma. Müsaadenizle o yorumu da yazıma alıntılamak isterim:
 
“Bir hatayı düzeltmek gerek. gerçi sizin hatanız değil. Kırmızı kedi yayınları çevirisini yaptığı yazarları bile tanımadığı için “kim ne sallarsa” yazmış arka kapağa. Benim bildiğim kadarıyla karısının ismini kullanıyor yazar. ama bunun nedeni sansürden kaçmak değil. ülkesinin kadını aşağılayan bakışını protesto etmek. Yoksa islam dünyasında karısının adının arkasına sığınmış bir Subay (daha doğrusu general) olarak görülmenin ne anlama geleceğini bile bile niçin bu adı alsın? başka bir erkek adı alır, olur biterdi. kaldı ki general olduğu dönemde de muhalif kimliği bilindiği için zaten adını saklamasına gerek yoktu. 2013 yılında Cezayir devlet başkanlığına adaylığını koymuş ancak finansal sponsor kabul etmediği için adaylığı için seçim çalışması yapamadığından gerekli 100 bin oyu alamamış bir yazardır kendisi. Ben onu 21. yüzyılın dostoyevskisi olarak görürüm. diğer kitaplarını da okumanızı öneririm (ilk çıkan kitabı çok kötü bir çeviri onu es geçebilirsiniz). Son kitabı “reis” türkçede yayınlandı mı bilmiyorum ama lidya lideri kaddafiyi ölüme götüren süreci anlatır. Yazarı okumakla çok iyi bir seçim yapmışsınız.”
 
-Mustafa Yıldırım – 10.04.2020

Arabistan’da kadın olmak

 
Arabistan’da kadın olmayı ister misiniz? diye bir soruyla giriş yapalım.
 
İslamcı bir ideolojiye sahip bazı kadınlar, ‘Ben, isterim,’ diyebilir belki. Kendilerince haklılar; her yıl hacca gidebilirler örneğin. Bu, işin renkli kısmı. Kadının sosyal yaşamını bilseler, eminim onların da çoğu istemez.
 
Arabistan’da kadın olsaydınız, erkeğin gölgesinde yaşamak zorundaydınız. Erkeğin dört eşinden biri olacaktınız mesela. Mirasta erkek ne kadar alırsa, onun yarısını alacaktınız mesela. Bir olay oldu mesela, bu olayın şahidi bir kadın ve bir erkek, mahkemede o kadının şahitliğinin erkeğe denk olması için, ikinci bir kadının şahitliği daha gerekli. Üniversitede profesör olsanız bile, sokağa çıkınca çarşaf giyip, yüzünüze peçe takımalısınız mesela. Yönetici olamazsınız mesela. Saçlarınıza özgürlük veremezsiniz mesela. Sevgilinizin elinden tutup gezemezsiniz mesela. Yanınızda akraba bir erkek olmadığı müddetçe, tek başınıza başka bir şehre gidemezsiniz mesela. Yakın bir zamana kadar araba da kullanamazdınız mesela. Ne mi yapabilirsiniz? Çocuk doğurup ana olabilirsiniz. Yarım haklara sahip olabilirsiniz…
 
Dört-beş yıl önceydi, Arabistan’da kadınların araba kullanabileceğine dair bir reform yapıldı. Çoğumuz buna burun kıvırdı, ‘Bu da reform mu?’ diye küçümsemiş olabilir. Ama Arabistanlı bir kadın gözünden düşünürsek, bu kazanım, gerçekten büyük. Kadınların araba kullanabilmesi hakkını kazanabilmek için yirmi beş-otuz yıl boyunca mücadele etmiş Arabistanlı aydın kadınlar…
 
*
 
Yusuf El Muhaymid adlı bir yazarın ‘Münire’ adlı kitabını okudum.
 
Yusuf El Muhaymid, Arabistanlı bir yazar.
 
Tesadüfen tanıştım, Yusuf El Muhaymid’le. Doğu edebiyatından karşılaştığım her kitabı, hiç düşünmeden alıyorum. Çoğu defasında da yanılmıyorum. Çok beğeniyorum. Yusuf El Muhaymid de beni yanıltmadı.
 
*
 
Kitaba adını veren Münire; otuz yaşına yeni girmiş, güzel mi güzel bir kadındır. Arabistan’ın başkenti Riyad’da yaşamaktadır. Bekârdır. Üniversitede sosyoloj okumuş, yazıp-çizen, duyarlı bir kadındır…
 
*
 
‘Münire,’
 
Pegasus Yayınları’ndan çıkıyor. Çevirmen, Esra Kılıççı. Türü, roman. Sayfa sayısı, 251.
 
Çeviri, İngilizce’den yapılmış, gene de güzelliğini korumuş eser. Bir de Arapça’dan yapılsaydı çeviri, kesinlikle daha güzel olurdu.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Aşkın İntikamla İmtihanı
 
Bir yanda İkinci Körfez Savaşı’nın etkileri ve Saddam’ın Kuveyt’i işgali cereyan ederken, diğer yanda tüm Riyad’ın en güzel gözlerine sahip Münire’nin, intikam peşindeki can düşmanıyla yaşadığı korkunç trajedi…
 
Suskunluk ve korku içinde acı çeken ve eziyet edilen diğer pek çok kadının hikâyesi…
 
Münire’nin, kâğıt parçalarına yazıp, uzun zaman önce büyükannesinin verdiği gizemli şişenin içine koyduğu, hüzünlü hayatların hikâyesi…
 
Münire, bastırılmış duyguların, gururun, intikamın ve yalan bir aşkın hikâyesi…
 
Yusuf El-Muhaymid’in bütün dünyada tartışma yaratan romanı Münire, şimdi Türk okurlarıyla…”
 
*
 
Yusuf El Muhaymid’in ne yazık ki Türçeye çevrilmiş başka bir kitabı yok. Olsaydı, hepsini alıp okurdum.
 
*
 
Yusuf El Muhaymid hakkında da kitapta hiçbir otobiyografik bilgi yok. Yayınevi ayıp etmiş gerçekten.
 
-Mustafa Yıldırım – 07.04.2020

Türkiye’de neden çizgi roman yoktur?

 
Sahi, Türkiye’de neden çizgi roman yoktur? Yani, neden bizim literatürümüze girmiş pek çizgi romanımız yoktur?
 
Okuru olmaz da, o yüzden, demeyin! Ona kalırsa, normal kitap okuru da pek yok. Normal bir kitabın ilk baskısı, ortalama binli bir rakam olur.
 
Ama bilinmeyen bir şey var. Çizgi romanın normal kitaptan daha fazla yararı… Yani okuma sevgisi kazandırmak için birebir yolu olduğu. Kitap okumaya karşı pek bir soğuk olan toplumumuzdaki sıradan kişiler, karşılaştıkları herhangi bir kitabı ellerine alıp hızlıca şöyle bir bakarlar, bundaki amaçları içinde resim falan var mı, diyedir. Hep kelimelerin dolu olduğu satırlardan oluşan sayfaları görünce, onlarda sıkıcı olduğuna dair bir algı oluşur. Bunu ben gözlemlerim bazen. Çocuklar için bile öyledir. Resim ilgi çekicidir. Çizgi romanlardaki çizimler o kadar güzel ve vurucu olurlar ki, adeta çekerler insanı. Merakı olmayanın bile merakı uyanır. Ne diyor acaba, diye metne yönelir.
 
Muhafazakâr kesim içerisinden pek çizer çıkmaz. Çizerler genelde solcular içerisinden, ‘Sanatın sınırı yoktur,’ diyenler içerisinden çıkar. Onların çoğu da mizah dergilerinde toplanır. Tamam, mizah dergisinin fonksiyonu da vardır. Ama bir çizgi romanın yerini tutmaz ki! Mizah dergileri belli bir okur kitlesine hitap eder. Süreli yayın olduğu için, kitap gibi varlığını korumaz. Ama bir çizgi romanı götürüp kitaplığına korsun. Yukarıda dediğim gibi, toplumumuzdaki kişilere kitap sevdirme yönü de vardır çizgi romanların. Neden bu alana pek yönelinmedi, bilmiyorum artık. Konu yok, denmesin, Türkiye yakın tarihinden çok malzeme çıkar çizgi roman için. Altmışlı-yetmişli kuşağın okuduğu, Amerikan yapımı vurdulu kırdılı ucuz çizgi romanlar bile, o nesle okuma sevgisi kazandırmayı başarmıştır. Ülke gerçeklerinin anlatıldığı çizgi romanlar sayesinde, hem okuma sevgisi, hem de bilinç aşılanabilir. İşte, çizgi romanların böyle bir gücü olduğu halde, solcu çizerler neden ilgilenmezler?
 
*
 
‘Zehra’nın Cenneti’ adlı harika bir çizgi roman okudum.
 
Çok beğendim.
 
Amir&Khalil adında, isimlerinin gizli kalmasını isteyen İranlı yazar ve çizerin kitabı.
 
‘Persopolis’ adlı çizgi romanı çok beğenmiştim, ama ‘Zehra’nın Cenneti’ onu solladı. Konusu daha etkili, çizimler daha yaratıcı…
 
*
 
‘Zehra’nın Cenneti,’ Tahran yakınlarındaki bir mezarlığın adı.
 
2009 yılının İran’ında geçiyor konu. 2009 yılı seçimleri şaibeli geçmiştir İran’da. Muhalif kesim protesto için toplanır. Protestocular içindeki on dokuz yaşındaki bir genç, eylemden sonra kaybolur. Bir daha da gelmez. Annesinin endişeyle dolu arayışını konu edinir. Bunun yanında, İran’daki faşizmi göstererek…
 
*
 
‘Zehra’nın Cenneti,’
 
Pegasus Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, çizgi roman. Sayfa sayısı, 225.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Bir Annenin Kayıp Oğlunu Arayışı
 
İran, Tahran, Haziran 2009: Seçimlerden sonraki en büyük sokak protestolarından birinden sonra Mehdi isimli bir genç kaybolur. Annesi Zehra ve ağabeyi -bir blog yazarı ve anlatıcımız- umutsuzca onu ararlar. Arayışları onları zalim bir rejimin labirent gibi koridorları boyunca sürükleyecektir.
 
Hastanelerden morga, yozlaşmış bürokratlardan cezaevi bilgisayarlarına sızma… Hiçbir şey bir annenin oğlu için hissettiği derin ve ebedi aşkı zayıflatamaz.
 
Zehra’nın Cenneti’ni keşfedin; gerçek insanlar ve gerçek olaylarla günümüz İran’ını tanımanızı sağlayacak kurgusal bir bileşim. Anneleri, oğulları, kuzenleri, taksi şoförleri ve esnafıyla; İran halkı karşınızda.
 
Akıcı kelime dokusu ve ayrıntılı çizimlerle işte İran’da hâlâ gelişen isyanın ilk ağızdan anlatımı.
 
Ve Zehra’nın Cenneti zamanımızın manşetlerinin ötesinde yaşamaya devam ediyor; aşkın, özlemin ve isyanın evrensel hikâyesi.
 
Zehra’nın Cenneti ilk kez internette, İngilizce, Farsça ve Arapça da dâhil olmak üzere birçok dilde yayınlandı. Geniş kitlelerce okundu ve uluslararası basında çizgi roman, yayıncılık ve politik muhalefette bir ilk olarak övgü topladı.”
 
“Yürek burkan bir hikâye… sadece zulüm, kayıplar ve acıyla sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda yaşama azminin nişanı.”
Azar Nafisi
 
“Maus ve Persepolis gibi… Zehra’nın Cenneti huzursuzluğa ve kedere bir insan yüzü giydiriyor. O kitapların aksine söz konusu zaman şimdi…”
NPR
 
“Zehra’nın Cenneti Muhteşem ve etkileyici… Baskının boyunduruğundan kurtulmak için her türlü bedeli ödemeye hazır insanların kırılmaz iradesinin tanıklığı.”
Reza Aslan
 
*
 
Bana, çizgi roman sevgisi aşılayan Murat Tanakol ağabeyime selamlar…
 
-Mustafa Yıldırım – 04.04.2020

Bu sefer ben denk getirdim

Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikâyesi’ dörtlemesini nihayet bitirdim. Yalnız bu dörtlemeyi ardı ardına okumadım. Sekiz yıl içinde okudum. Tabii, bu sekiz yılda, elimden yaklaşık sekiz yüz civarında kitap geldi geçti.
 
Dörtlemeyi bitirdim, ama ilk üç kitabı okumalarımda garip bir zamanlama vardı. Sanki ayarlamış gibi. Tamamen tesadüftü hâlbuki. Dörtlemenin üçüncü kitabı ‘Tanyeri Horozları’ için yazdığım yazıda şöyle demiştim:
 
“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’yı 2012 yılının Eylül’ünde okudum. Karıncanın Su İçtiği’ni 2015’in Mart’ında… Tanyeri Horozlorı’nı 2017 yılının Ekim’inde. Sanki ayarlamış gibi. Çıplak Deniz Çıplak Ada’ya da herhalde sıra 2020’nin Mart’ında gelecek… tabii, ömrüm yeterse…”
 
İlk üçü arasındaki zamanlama tesadüftü, ama dördüncü bilinçliydi. Kendim denk getirdim.
 
*
 
Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikâyesi’
dörtlemesinin dördüncü kitabı ‘Çıplak Deniz Çıplak Ada’yı okudum. Mart ayının son üç gününde.
 
Gene çok güzeldi.
 
*
 
‘Tanyeri Horozları’ için yazdığım yazıda, dörtlemenin hikâyesini kısaca özetlemişim, müsaadenizle alıntılamak isterim:
 
“Yaşar Kemal’in bu dörtlemesi gerçek bir insanlık destanıdır. İbretlik ve bir o kadar da edebi yönden başarılı bir destandır.
Çanakkale yakınlarındaki bir adanın hikâyesidir. Ada güzel mi güzel, doğal yönden çok zengindir. Adada bir Rum kasabası vardır. Mübadeleden sonra adada kimse kalmamış, kasaba ıssız, evler boş kalmıştır. Kasabanın Rumlarından bir ana ve oğul, acımasız mübadeleye isyan edip adalarına geri dönerler kaçak göçek. Adaya savaş gazileri, göçmenler, yurtsuz kalanlar yeni kurulan devletin yönlendirmesiyle gelir yerleşirler. Çeşit çeşit insanlar, acılar görmüş, zulümler görmüş insanlar yaşamaya başlar… kimi göç ettirildiği memleketinin özlemiyle yaşar, kimi acılarını, yaşadığı olayları anlatarak…”
 
*
 
‘Çıplak Deniz Çıplak Ada – Bir Ada Hikâyesi 4,’
 
Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, roman. Sayfa sayısı, 267.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Yaşar Kemal Bir Ada Hikayesi’ni tamamladı!
 
Yaşar Kemal’in “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” romanı ile başlayan, “Karıncanın Su İçtiği” ve “Tanyeri Horozları” kitaplarıyla devam eden Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, son kitabı “Çıplak Deniz Çıplak Ada” ile tamamlandı.
 
Bir Ada Hikâyesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın başkahramanıdır. Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal’in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır… Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur. Bu dörtlüyse, tarihle destanların kaynaşmasıdır. Yaşar Kemal tarihi roman yazmaz bu dörtlüde, bir tarih var eder.
 
“Çıplak Deniz Çıplak Ada”, Yaşar Kemal’in yerlerinden edilen insanların Ege’de bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarının destansı öyküsü Bir Ada Hikâyesi’nin dördüncü ve son kitabı. Dörtlünün bu son romanında, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır… Ağaefendi’yle Melek Hatun, Poyraz’la Zehra, Ali Hüseyin’le Nesibe muradına erecektir; Lena Ana’nın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristo’nun başına beklenmedik bir olay gelir.”
 
*
 
Yaşar Kemal’in kitabını okurken, aklıma geldi: Bence, Yaşar Kemal kitapları eczanelerde satılmalı. İnsan olmanın, yaşamı sevmenin, doğa sevgisi kazandırmanın ilaçları, Yaşar Kemal kitaplarında gizli.
Bir
*
 
Yaşar Kemal’in kitabını okurken, aklıma bir şey daha geldi:
 
Lisede üç, üniversitede beş Yaşar Kemal kitabı okumak zorunlu olmalı, öğretmen olarak atanacaklara ise, on tane Yaşar Kemal kitabı okumuş olma şartı getirilmeli.
 
Okuyup okumadıklarını nasıl mı anlayacağız? Tabii ki yalan makinasıyla.
 
Ruhu kötülükten arınmış, insan olma bilinci olan, vicdanı olan, doğayı seven, kötülükten nefret eden bir insan olmak için, Yaşar Kemal kitaplarının yüzde doksan beş garantisi vardır.
 
-Mustafa Yıldırım – 02.04.2020

Türkiye emek tarihi açısından başvuru kaynağı olacak bir roman

 
Başlıktaki ifade benim değil, başka birine ait. Akın Bakioğlu adlı birine. Mehmet Seyda’nın ‘Yanartaş’ adlı kitabının giriş kısmında, Akın Bakioğlu’nun birkaç sayfalık bir sunuş yazısı var. O yazıda böyle diyor.
 
Evet, Mehmet Seyda’nın ‘Yanartaş’ adlı kitabı, emek tarihimiz için başvuru kaynağı olabilecek bir eser. Bunun yanında, çok zengin bir roman. Bir belgesel, bir tarih, bir anı roman aynı zamanda.
 
*
 
Mehmet Seyda’nın çocukluğu ve gençliği, babasının işinden dolayı çeşitli şehirlerde geçer. Lise eğitimine başlayacağı sıralarda, babası Zonguldak’ta çalışmaktadır. Mehmet Seyda’dan işe girip ev ekonomisine destek olmasını ister. Bu yüzden eğitimine devam edemez. Zonguldak-Ereğli Kömür İşletmelerinde memur olarak çalışmaya başlar. Yıl, 1937-38’dir. 1943’e kadar oralardadır. Bu dönemin romanını yazar Mehmet Seyda. Kendi otobiyografisini de katıp, zengin bir kurgu oluşturarak.Tabii bunun yanında, taş kömürünün Osmanlı’ya uzanan tarihi. Uzun Mehmet’li falan. Yabancı şirketlerce işletilmesi. İsmet İnönü döneminde devletleştirilmesi. İkinci Dünya Savaşı. Savaşın Türkiye’ye etkisi. TBMM zabıtları, köşe yazıları ve tarihi olaylar da bu romanın içinde…
 
*
 
Zabıtlar bazen sizi sıkabilir, beni sıktı, bazı sayfaları okumadan geçtim. Hasan Âli Yücel’in meclis konuşmalarından da vardı romanda, onu kaçırmadım işte. Kendini ve çevresini anlattığı kısımlar ise harikaydı. Severek okudum.
 
*
 
Mehmet Seyda’nın ‘Yanartaş’ adlı bu romanı, TRT 1970 Roman Ödülü’nü almış.
 
TRT 1970 Roman Ödülü’nü alan birkaç tane roman var. Bildiklerinden biri, Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ adlı romanı.
 
*
 
‘Yanartaş,’ iki ciltten oluşan bir roman. Ciltlerden biri 302 sayfa, diğeri 296 sayfa.
 
Size kötü bir haberim var, ‘Yanartaş’ın internetten satışı yok, tükenmiş gözüküyor.
 
*
 
Yanartaş,’
 
Evrensel Basım-Yayın’dan çıkmış. Türü, roman. Sayfa sayısı, 598.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Mehmet Seyda’nın 1937-1943 yılları arasında Zonguldak Ereğlisi’nde Kömür İşletmeleri’nde memurluk yaparken dönemin siyasi gelişmelerini gündelik hayattaki gözlemleriyle harmanlayarak kaleme aldığı Yanartaş –diğer pek çok eserden farklı olarak– orijinal belgeler, yaşanmışlıklar ve yazarın kendi kurgusunu bir araya getirir. Bu nedenle elinizdeki eser dönemin gerçekliğini okura büyük ölçüde hissettirmektedir. Yanı sıra Türkiye emek tarihi açısından bir başvuru kaynağı sayılabilecek olan eserde, zor koşullarda insanların nasıl direndiğini, önemsiz gibi görünen direnişlerin, hayata tutunma amacıyla geliştirilen dayanışma pratiklerinin fevkalade önemini göreceksiniz. Tarihin resmî sayfalara geçmiş kısımlarının kaydedilmeyen tekabüllerini döneme tanıklık etmiş bir yazarın gözünden seyredeceksiniz…”
 
*
 
Kitabın ikinci baskısı, 2016 yılında Evrensel Basım-Yayın tarafından yapılmış. Bu kadar güzel bir romanın kırk altı yıl sonra ikinci baskısının olması, edebiyatçıların ve yayıncıların bir utancıdır.
 
-Mustafa Yıldırım – 30.03.2020

Kayda geçmeli

 
Güneşim, dediğim sevgili dostum Yasemin, birkaç hafta önce bana bir film önermişti. Birkaç aydır hafif bir anti depresan kullandığım için, gece 01.30 gibi yatıyorum. Bu yüzden film izleyemiyorum. Filmleri genelde geceleri izlerdim. Tabii, gece dediysem, siz bundan sabaha karşı anlayın. 03.00-05.00 arası. En uygun film izleme vaktini bu aralıkta bulurdum. Altı-yedi yıldır hep 05.30-06.00 gibi yatardım. Annemgilse bundan hep şikâyetçi olurdu. Geç yatmamdan, geceleri uyumadan geçirmemden. Annem, ‘Sana psikiyatriden uyku hapı alacağım,’ derdi hep. Birkaç ay önce hastaneye gitmiştik. Annem, ‘Psikiyatriye de gidelim,’ dedi. Gittik. Annem doktora uyuyamadığımdan, sabahlara kadar oturduğumdan falan bahsetti. Doktor da iki ilaç yazdı. İlaçları alınca, prospektüslerini okudum. Hafif bir anti depresanmış ikisi de. Yatmadan iki saat önce attığım hap, iki saat sonra hafiften uyku getiriyordu. Böylelikle 01.30’da yatmaya başladım. Aslında doktor 00.00 gibi yatmamı söylemişti, ama bu da, pek bir erken geldi. Tavuk gibi… Babam, ‘Yatsın da, bir buçukta yatsın!’ dedi. Bu yüzden film izleme planım yerle bir oldu. Gündüz izleyebilirsin, demeyin! Gündüzleri genelde kitap okurum. Gündüzleri film için uygun ortamım olmaz. Onun için, güneşimin önerdiği filmi izleyemedim. Günler geçince de aklımdan çıktı, unuttum.
 
Güneşimle eş zamanlı kitap okumalarımız haricinde. okuduğum ve çok beğendiğim kitapları güneşimin de okumasını isterim ve o kitabı ona ulaştırırım.
 
Bekir Yıldız’ın ismini geçen yıl falan duymuştum. Birçok arkadaşım ‘Halkalı Kölelik’ adlı kitabını okumuştu. Öylelikle dikkatimi çekmişti benim de. Ocak ayındaki kitap siparişimde, Bekir Yıldız’dan da kitap almalıyım, dedim. ‘Halkalı Kölelik’i sepete attım. Bekir Yıldız’ın birçok kitabı olduğunu gördüm. Hem de birbirinden güzel kapakları vardı kitaplarının. ‘Türkler Almanya’da’ adlı kitabı da ilgimi çekti. Kapağı hoştu. Sonradan görme eski gurbetçilerin Türkiye’ye geldiklerinde başlarına taktıkları fötr şapka resmi vardı kitap kapağında. Onu da attım sepete ve siparişi verdim. Kitaptaki Bekir Yıldız biyografisini okuyunca, Bekir Yıldız hakkında biraz bilgim oldu. Urfalı’ymış. 1996 yılında hayatını kaybetmiş. Birçok eser vermiş. Eserlerinin çoğunluğu öykü türündeymiş. Beş tane romanı varmış. Benim aldığım bu iki kitabı da roman türünde olanlardanmış. Buna sevindim. Romanı açık ara öyküye tercih ederim çünkü. Bilmeden iki romamını almıştım. ‘Halkalı Kölelik’i Şubat ayında okudum. Ve beğendim. Dili ve üslubu çok iyiydi Bekir Yıldız’ın. Evliliğin bir çeşit kölelik olduğunu yazmıştı. Eşler arasında geçimsizlik varsa, bu köleliğin bir çeşit cehenneme dönüştüğünü anlatmıştı. Kendi otobiyografisinden kesitler vererek bir kurgu oluşturmuştu. ‘Bunu güneşim de okumalı’ dedim. Mart ayında da ‘Türkler Almanya’da’ adlı kitabını okudum. 1966 yılında çıkmış. Bekir Yıldız’ın ilk romanıymış. Bekir Yıldız, 1961’de Almanya’ya giden işçilerden biriymiş. Dört yıl orada çalışmış. Bu sürecin kurgulayıp bir romanını yazmış. Diğer kitap gibi, bu kitabı da severek okudum. ‘Bunu da okumalı güneşim’ dedim. Bekir Yıldız’ın iki kitabını da güneşime ulaştırttım. Kitaplar eline geçince güneşim, ‘Wilkommen Deutschland filmini izledin mi dostum? ‘Türkler Almanya’da’yı o yüzden mi gönderdin?’ diye sordu. Tabii benim jeton hemen düştü. ‘Wilkommen Deutschland,’ güneşimin bana geçenlerde gönderdiği filmin adıydı. Utanarak. ‘Aklımdan çıkmış film güneşim, izlemedim, tamamen tesadüf’ dedim. Aynı gün, ‘Wilkommen Deutschland’ı izledim. Gerçekten güzel bir tesadüf olmuştu. ‘Wilkommen Deutschland’ da, Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak giden bir adamın hikâyesini anlatıyordu. Ailesini oraya aldırışını, Almanya’ya ayak uyduruşlarını konu edinen harika bir filmdi. Sıcacıktı.
 
Bana da böyle güzel bir tesadüfü kayda geçirmek düştü.
 
-Mustafa Yıldırım – 22.03.2020