İçeriğe geç

Doğu toplumlarının kaderi

 

Sefalet, adaletsizlik, haksızlık, sömürü, insan yerine konulmamak doğu toplumlarının adeta kaderi olmuştur. Bunu yaşatan sadece zalimler değildir. Zalimin gün gelir soyu tükenir. Doğu toplumunun kaderi olan bu şeyleri yaşatan doğu toplumunun ta kendisidir. Gücü ele geçirdikten itibaren çoğu zalimleşmiş, ‘Böyle gelmiş böyle gider’ dercesine ezmeye devam etmiş.

Hani bir söz vardır, ‘Kölenin en büyük düşmanı, gene kölelerdir’ diye. İşte bu sözün sapasağlam yaşadığı iklimdir doğu kültürü. İnsanlar eziliyormuş, hakları gasp edilirmiş hiç umurunda değildir çoğu doğu insanının.

Doğu insanın ihtiyaç duymadığı en büyük şey düşünmektir; en çok ihtiyaç duyduğu şeyse inanmaktır. Düşünmeye ihtiyaç duymadığı için, düşün yetisi gelişmemiştir. Düşün yetisi gelişmediği için de kendi başına kararlar alamaz. Ya ağası, ya şeyhi, ya da siyasi lideri onun yerine düşünür, onun için kararlar alır. ‘O, ne eylerse güzel eyler; bizim için en güzelini yapar’ der ve buna inanır…

Böyle olunca sürer gider, doğu toplumlarının kaderi…

*

Suriyeli yazar Nihad Siris’ten ‘Sessizlik ve Gürültü’ adlı kitabı okudum.

Size bir şey diyeyim mi? Harika bir kitap. Ben, çok beğendim.

Böylesine güzel bir kitabı, Türkçe’de yayımladığı için Jaguar Kitap’a çok teşekkür ederim.

‘Sessizlik ve Gürültü’, distopya ile gerçekliğin kesiştiği bir kitaptır.

Kitabın kahramanı Fethi Şiyn otuzlu yaşların başında onurlu bir duruşa sahip bir yazardır. Ülkesi bir dikta lideri tarafından yönetilmektedir. Halk liderine bir koyun gibi itaat etmektedir. Fethi Şiyn, doğu halklarının bu itaatseverliğini sorgular, yakınır, yönetim yazılarından memnun kalmadığı için sorunlar yaşar… Lema adındaki bir kadınla güzel bir aşk yaşar, sımsıcak anlar geçirir. Lema da Fethi gibi onurlu birisidir.

*

‘Sessizlik ve Gürültü’,

Jaguar Kitap’tan çıkıyor. Çevirmen, Rahmi Er. Türü, roman. Sayfa sayısı, 158.

*

Kitabın arka kapak yazısı:

“Yazar Fethi Şiyn, ülkenin mutlak hâkimi olan Lider’in iktidara gelişinin yirminci yıl kutlamalarının yapıldığı sıcak bir güne açar gözlerini. Tıpkı diğer sabahlarda olduğu gibi, propaganda şarkılarının gümbürtüsü sloganların kükreyişine karışmıştır. Düşündüklerini baskı nedeniyle yazamayan ama istenildiği gibi yazmaya da yanaşmayan ve sessiz kalan Şiyn, ülkenin doğal gerçekliği haline gelmiş bunaltıcı karmaşadan bir parça uzaklaşabilme umuduyla kendisini sokağa atar. Ne var ki polis tarafından dövülen bir öğrenciyi kurtarmaya çalıştığında “uzun bir gün”ün başlangıcında olduğundan habersizdir.

Şiyn, “bilinmeyen” bir Arap ülkesindeki zamanın ruhunu ve baskının şiddetini gösteren acı olaylara tanık olur. Lider için yanıp tutuştuğunu sandığı halkın ona fısıldayarak anlattıklarını dinler. İktidarın propaganda faaliyetlerinin işleyişini ve onu kendi sessizliğinden çıkarma planlarını öğrenir. Sadece bir gün içinde, bir devrin sinsi zalimliğinin ne denli korkutucu boyutlara ulaşabileceğini görür ve gösterir.

Modern Arap edebiyatının aykırı yazarı Suriyeli Nihad Sîris’in, distopya ile gerçekliğin kesiştiği incecik bir çizgide zarafetle yürüyen romanı Sessizlik ve Gürültü’yü Rahmi Er, Arapça aslından çevirdi.”

-Mustafa Yıldırım – 22.02.2019

Reklamlar

Bilgece üslubu seviyorum

 
-Tuğba hocama ithafımdır-
 
Bilgece üslubu seviyorum. Sıcak, anlaşılır, anlaşılır, keskin, etkili, net, ironik ve mizahın da dahil olduğu bir üslubun adıdır zannımca. Bilgece üsluba en güzel şekilde hâkim olan Tom Robbins’e bakarak yaptım bu tanımı.
 
Gerçekten seviyorum bilgece üslubu. Çoğu romanın dili ve üslubu beni sıkar, yer yer zihnimi yorar; ama bunu bilgece bir üsluba ve dile sahip olan romanlar için söyleyemem. Hatta dinlendirdiğini bile söyleyebilirim. Mesela Tom Robbins’ten bir roman okudum; inanılmaz yavaş okudum. Zaten yavaş okuyan biriyimdir. İlkokul çocuğu hızında. Merdivenlerden ağır ağır çıkan Ahmet Haşim seyrinde. Beynim yavaş işler ama iyi işler. Neyse lafı dolandırmayayım. Yavaş okuduğum için, yavaş okuduğum çoğu kitaptan sıkılırım, beynim yorulur, tahammülümü zorlayan olursa kapatıp bıraktığım bile olur. İşte bu Tom Robbins’i okurken olmadı. Tom Robbins’in söz konusu olan romanı çok zengindi, yer yer de çok karışıktı; anlamadığım kısımları da oldu. Ama buna rağmen hiç sıkılmadım, hatta zevk aldım, hatta ve hatta dinlendiğim bile oldu. Beynimde hiçbir yorgunluk hissetmedim. Çünkü Tom Robbins’in bilgece bir üslubu vardı.
 
*
 
Tom Robbins’in ‘Sıska Bacaklar’ adlı romanını okudum.
 
Tom Robbins, ABD’li dev romancılardan biridir. Nobel Edebiyat Ödülü’nü ve Pulitzer Ödülü’nü en çok hak eden bir romancı, ama ikisi de verilmemiştir. Tabii, bu Tom Robbins’in değil, ödülleri veren komitelerin eksikliğidir.
 
Tom Robbins’in en çok ‘Parfümün Dansı’ adlı romanını sevmiştim, ‘Sıska Bacaklar’ adlı romanı da ‘Parfümün Dansı’nın hemen ardına yerleşti.
 
‘Sıska Bacaklar’, gerçekten çok zengin bir roman. Tom Robbins’in bilgece üslubu hayranlık uyandırıcı tek kelimeyle…
 
Bir Arap ve bir Yahudi’nin açtığı lokanta: İsmail&İshak…
ABD… Newyork… Ortadoğu… Filistin… İsrail…
Araplar… Yahudiler…
Hacca giden ve konuşan nesneler…
Ve ressam Ellen Cherry…
 
*
 
‘Sıska Bacaklar’,
 
Ayrıntı Yayınları’ndan çıkıyor. Çevirmen, Süha Sertabiboğlu. Türü, roman. Sayfa numarası, 496.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“Bir Arap ile bir Yahudi bir gün birlikte Birleşmiş Milletler binasının karşısında restoran açmışlar… Etnik bir fıkranın başlangıcı sandınız, değil mi? Ama yanıldınız. Yahudilerle Arapların bir gün gerçekleşmesi umut edilen barış içindeki ortak yaşamlarının küçük evreni niteliğindeki bu restoran, Tom Robbins’in o muhteşem yaratıcılığını yine doludizgin serbest bıraktığı romanı Sıska Bacaklar’ın ana mekânını oluşturuyor. İşte bu mekânda, genç bir ressamın New York’taki sanat ortamında kendi yolunu bulma mücadelesine, aynı dünyada hasbelkader yıldızı parlayan hödük bir kaynak ustasının sonunda Filistin’in yitik tanrısını keşfetmesine, Kıyamet Günü’nün gelişini çabuklaştırmaya çalışan bir rahibin çabalarına tanık oluyoruz. Fasulye Konservesi, Kirli Çorap, Tatlı Kaşığı, Boyalı Sopa ve Sedefli Deniz Helezonu gibi nesnelerin ABD’den Kudüs’e bir hac yolculuğuna kalkıştıkları, bir fasulye konservesinin derin felsefi nutuklara giriştiği bir romanla karşı karşıyayız. Elinizde tuttuğunuz, “Sihre inanmamak zavallı ruhları hükümete ve iş dünyasına inanmaya zorlayabilir” diyen bir dil cambazının yapıtı ne de olsa.
 
Üstelik bütün bunlar olup biterken, insanların evreni net olarak görmesini engelleyen bütün yanılsamaları, Salome’nin tülleri gibi tek tek gözümüzün önünden kaldırıyor Robbins. Buram buram siyaset kokan bu romanında Kitabı Mukaddes’in mirasından dehasına yaraşır bir muziplikle yararlanıyor ve her zamanki cüretkâr tavrından hiç ödün vermeksizin, çağımızın en hassas meselelerine el atıyor: Irk, siyaset, evlilik, sanat, din, para ve şehvet. Bunların üzerine, kimilerinin gezegenimizin “son günleri” olarak adlandırdığı bir öngörünün gölgesi düşüyor düşmesine ancak yazarın yarattığı o neşe dolu, pırıl pırıl evren böyle olası bir akıbetin gölgesiyle kolay kolay kararmayacak kadar aydınlıktır aslında.”
 
*
 
Tuğba hocamın bugün doğum günü. Naçizane yazımın yanında, kitabın kendisini de hediye etmek isterdim. Tek sorun, kendisinin Sudan ellerinde olması. Hartum’dan bize el sallıyor olması. Nice mutlu yıllara hocam.
 
-Mustafa Yıldırım – 17.02.2019

Zekâsı iyi olan insanların ruhları da sancılı olur

 
Ruh diye bir şey yoktur. Vardır ama bildiğimiz anlamda yoktur. Yani ruh, bildiğimiz bedenin soyut hâli değildir. Ruhun görevini yerine getiren beyindeki bazı hücrelerdir.
 
Beyin işleyişi iyi olan, zekâsı sivri olan insanların içerisinden depresyona meyilli ruhlar daha çok sayıda çıkar. Beynin iyi çalışmasından dolayı ruh görevini yerine getiren hücreler yoruluyor da ondan mı sancıya neden oluyor bilemem artık. Tabii bunun genellemesini yapmıyorum. Beyin sağlığı son derece iyi olup da ruhları depresyon nedir bilmeyen insanlar da vardır.
 
Depresyon bir ruh sancısıdır. Ve genelde zekâ seviyesi yüksek olan insanlar içerisinden çıkar depresyon mağdurları. Orta zekâlı insanlar içinden de çıkar, ama son derece az çıkar. Bir istisna hâlidir bir çeşit.
 
Mesela ben… Sayısal zekâmda iş olmasa da, sözel zekâm iyidir; iyi hatırlarım çoğu şeyi. Ama bunun yanında, çocukluktan beri ruhum depresyonlara gebedir. Tabii ileri düzeyde değil. Küçük de olsa sancı sancıdır. Dıştan gören için bahar bahçeyimdir, içimdeki ben için yaprak döken güz mevsimindeki ağaç…
 
*
 
‘Cehalet, mutluluktur’ denilir hani. Bu doğrudur kısmen. Bilmek, öğrenmek zihni geliştirir; bilmeyen, öğrenmeyen bir zihin de tembelleşir; dolayısıyla ruhun görevini yapan hücreler de tembelleşir ve silikleşir, yani ruh sancılarına karşı olan meyil ortadan kalkar. Ruh sancısına uzak olan insan mutluluğa meyilli hâle gelir.
 
(Bu yazdıklarımın kesin bir bilimsel dayanağı var mıdır, bilmiyorum. Sadece kendi mantıksal yorumumdur.)
 
Orta zekâlı insanlar, zekâsı biraz daha iyi olan insanlara göre daha mutlu değil midir?
 
Örneğin bizim dindarlardan bazen duyarım, ‘İskandinav ülkelerinde insanların yaşam standardı iyi ama insanları huzursuz, arayış içindeler, mutluluğa uzaklar, intihara meyilliler’ deyip aklınca kendilerinin hâk yolda olduğunu düşünürler.
 
Sanıyorlar ki, mutluluğu din veriyor. Halbuki mutluluğu veren orta zekâlı olmaktır. Eğer buna bakıp hâk yol olarak düşünürseniz kendinizi, Hindistan’a hiç cevap veremezsiniz. Hindistan’ın bir buçuk milyara yakın nüfusu var, yoksulluk zirvede, haksızlık da. Dinler canlı bir şekilde yaşıyor ve insanları mutlu… Çünkü insanlarının çoğu orta zekâlı… Aamir Khan’ın 2014 yılı yapımlı ‘PK’ adlı filminde müthiş bir inanç eleştirisi yapılır, izleyenler bilir.
 
İskandinav ülkelerinde insanların yaşam standardı neden mi yüksek? Çünkü insanları bilinçli; okuyor, soruyor, sorguluyor, araştırıyor, adaletsizliğe asla prim vermiyor; dolayısıyla yaşam standardı yükseliyor.
 
İskandinav ülkelerinde insanlar neden mi mutlu değiller? Çünkü orta zekâlı sayısı son derece az, insanlar bilinçli; gelişmiş zihin de ruhsal sancılara meyilli oluyor maalesef. Zihnin gelişmiş olması, mutluluktan uzaklaştırıyor.
 
Gelişen zihinler, orta zekâlılara göre bunamaktan daha korunaklıdırlar. Tabii gelişmiş zihin içinden de bunama hastalığına yakalananlar çıkar, ama son derece azdır. Bunayan bir insan mutluluğun zirvesine çıkar. Bunayan insanlar genelde aşırı mutludur. Etrafındakiler için büyük bir sorun olsalar da, kendi dünyalarında aşırı mutludurlar…
 
***
 
Jeffrey Eugenides’ten ‘Evlillik Meselesi’ adlı kitabı okudum.
 
Yukarıdaki yazının kitapla pek bir alâkası yok. Tek alâkası, kahramanlardan birinin manik depresif olması ve kitapta geçen şu cümle:
 
“Zekânız ne kadar keskinse depresyon da sizi o kadar keskin yaralıyordu.”
 
Gerisi kendi mantıksal çıkarımlarımdır.
 
*
 
Jeffrey Eugenides’le üç yıl önce tanıştım. ‘Middlesex’ adlı harika kitabıyla. Kitap o kadar muhteşemdi ki, ABD’nin Nobel’i olarak gördüğüm Pulitzer Ödülünü almıştı.
 
Jeffrey Eugenides aslında bize hısım. Kökleri Bursa’ya dayanıyor. Kurtuluş Savaşı sırasında ABD’ye göç etmiş dedesiyle babaannesi.
 
Middlesex’in konusu çok zengindi. Kendi ailesinin tarihini romana serpiştirmiş. Bunun yanında kitabın kahramanı bir harmafrodit, yani çift cinsiyetli…
 
‘Evlilik Meselesi’, Jeffrey Eugenides’in Türkçe’ye çevrilmiş üçüncü kitabı. Ve bana Linda ablamın hediyesi. Linda ablam, ‘Umarım, ‘Middlesex’ kadar beğenirsin’ temennisinde bulunmuştu geçenlerde. Doğrusu, ‘Middlesex’ kadar beğenmedim, ama bu da güzeldi, çok zengindi.
 
1980’li yılların başları…. Üniversiteli gençlik… Edebiyat… Aşk, ilişkler… Depresyon…Dünya şehirleri…
 
*
 
‘Evlilik Meselesi’,
 
Domingo Kitap’tan çıkıyor. Çevirmen, Solmaz Kâmuran. Türü, roman. Sayfa sayısı, 437.
 
*
 
Kitabın arka kapak yazısı:
 
“YILIN EN İYİ KİTABI” seçkilerinde
 
New York Times • NPR • Seattle Times • Publisher’s Weekly • The Times
 
Pulitzer Ödüllü Middlesex’in yazarından
 
 
“On dokuzuncu yüzyılın büyük aşk hikâyeleri artık yalan mı oldu? Peki, yeni bir aşk hikâyesi anlatmak mümkün mü, içinde modern zaman gerçekleri, değişen roller, evlilik öncesi anlaşmalar, boşanmalar olsun…
 
1980’lerdeyiz… İflah olmaz romantik ve edebiyat tutkunu Madeleine Hanna, üniversite bitirme tezi için Jane Austen ve George Eliot’ın eserleri üstünden Victoria dönemindeki evlilik kurgusunu sorgulamakla meşgul. Tez konusu hayatını da ele geçirmiş durumda: Madeleine tutkulu, şiddetli ve ıstırap dolu bir aşk öyküsünün kahramanı. Üstelik aşkının diğer ucunda bir değil, iki erkek var: zeki, çekici biyoloji öğrencisi Leonard ile içine kapanık, kuşkularla dolu teoloji öğrencisi Mitchell.
 
Üniversite bitse de üçgen ayakta kalacak; gençliğin bitişiyle birlikte yüzleşecekler, hayatın anlamı ve aşkın gerçek doğasını sorgulamaya birlikte sürüklenecekler.
 
Bakir İntiharlar ve Middlesex’le adını çağdaş edebiyatın büyük ustaları arasına yazdıran Jeffrey Eugenides, Evlilik Meselesi’nde bize genç ve idealist olmanın, fikirler ve kitaplarla yanıp tutuşmanın coşkusunu hatırlatıyor.”
 
-Mustafa Yıldırım – 06.02.2019

Bence kayda geçmeli

 

Güneşimle dört yıldır eşzamanlı kitap okuruz. Aynı zamanda, aynı kitap… Satırlarda o beni bulur, ben onu. Tabii en çok ben onu bulurum. Kâh sözcüğe, kâh cümleye, kâh paragrafa, kâh kitabın ruhuna güneşim siner. O, aydınlatır her şeyi, her bir şeyi… Güneşim Kostantinopol’den bana eşlik eder; ben, İkonion’un bozkırından güneşime… Uzaktan uzağa sarmaş dolaş olur dans ederiz güneşimle… Kitaplarda buluşuruz…

Güneşimle bu dört yılda ellialtı kitap okumuşuz.Dört yılda okuduğum kitap sayısına bakarak az sayılır ama gene de güzel bir rakam… Ama şu son iki ayı kayda geçirmek isterim. Bu son iki ayda, aslında elli günde güneşimle tam onyedi kitap okuduk. Aralıksız, ardı ardına…

*

Okuduğumuz onyedi kitap:

-Asiya Cebbar’ın ‘Baba Evinde Bana Yer Yok’ adlı kitabı.
-Hakim Türkmen’in ‘Abi Biz Napıyoruz Ya?’ adlı kitabı.
-Voltaire’nin ‘Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler’ adlı kitabı.
-Wilhelm Genazino’nun ‘Aşk Aptallığı’ adlı kitabı.
-Metin Kaçan’ın ‘Ağır Roman’ adlı kitabı.
-Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ adlı kitabı.
-Ünrica Zürn’ün ‘Yasemin Adam’ adlı kitabı.
-Fakir Baykurt’un ‘Eşekli Kütüphaneci’ adlı kitabı.
-Necib Mahfuz’un ‘Cebelavi Sokağının Çocukları’ adlı kitabı.
-Kurban Said’in ‘Ali ve Nino’ adlı kitabı.
-Necib Mahfuz’un ‘Karnak Kafe’ adlı kitabı.
-Henri Michaux’un ‘Asya’da Bir Barbar’ adlı kitabı.
-Carlos Maria Dominguez’in ‘Kâğıt Ev’ adlı kitabı.
-Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ‘Mürebbiye’ adlı kitabı.
-Aret Vartanyan’ın ‘Bir Nefes İstanbul’ adlı kitabı.
-Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı kitabı.
-İhsan Oktay Anar’ın ‘Suskunlar’ adlı kitabı.

Okuduğumuz kittapların tümü bunlardı. Onbiri için yazı yazdım. Kitap eleştiri-tanıtım yazılarım bilinen anlamda olmadığı için her okuduğum kitap için yazı yazmam mümkün olmuyor. Bundan yazı yazamadığım kitaplar köyüymüş anlamı çıkmasın lütfen. Anı gibi, deneme gibi türlerle yazılarımı yazdığım için, her okuduğum kitaba yazı yazamıyorum; yani ilham gelmiyor.

*

Belki, ‘Bize ne, okuduysan okudun, git işine’ diyebilirsiniz. Evet, kendinizce haklısınız. Ben de, kendimce haklıyım. Yaşamın anlamı, anılar biriktirmek değil midir? Biriktirdiğimiz anılardan başka hayattan bir kârımız mı vardır? Kısa bir süre içinde güneşimle onyedi kitap okumuş olmam, benim için kaydedilmesi gereken bir anıdır.

Güneşimle birkaç gün önce ‘Ali ve Nino’nun filmini izledik. Filmi de kaliteli ve güzeldi. Öneririm.

-Mustafa Yıldırım – 31.01.2019

Afrika’dan Amerika’ya

 

Amerika kıtalarının keşfinden sonra, Amerika kıtalarında yaşayan yerli halklar katledilmiş; korkutulmuş, sindirilmiş. Sonra bu topraklar, sömürgeci Avrupalı devletler tarafından sömürülmüştür. İş gücü için, kölelere ihtiyaç duyulmuş; bu ihtiyaç da Afrika’nın bağrı yanık ve çilekeş insanından sağlanmıştır. Ahırdan farkı olmayan gemilere istiflenen insanlar, Amerika’ya doğru yola çıkmıştır. Bu yolculuk, hem çok uzun hem de çok tehlikelidir. Amerika’ya varasıya kadar, gemideki Afrikalıların yarısından fazlası ölmektedir. Böylece milyonlarca Afrikalı Amerika kıtasına göç ettirilir, göç değil aslında, insan ticareti yapılır. Örneğin bugün, Meksika’nın altındaki çoğu devlet ve devletçiğin nüfusunun büyük çoğunluğunu Afrikalı siyahiler oluşturur.

Meksika’nın doğusundaki ada devletleri Haiti, Dominik Cumhuriyeti, Jamaika… Meksika’nın güneyinde Guatamala, Honduras, El Salvador, Kosta Rika ve Panama’da nüfusun çoğunluğunu Afrikalı siyahiler oluşturmaktadır. (Tabii tam olarak emin değilim Meksika’nın güneyindeki bazı ülkelerden. Ama Kosta Rika’dan kesinlikle eminim.)

Haiti, Afrikalı kölelerin kurduğu ilk devlettir.

*

Haiti’de geçen bir roman okudum. Kübalı yazar Alejo Carpentier’in ‘Bu Dünyanın Krallığı’ydı o roman.

Romanın konusu biraz karışık, nasıl kısa bir özet geçebileceğimi ben de bilmiyorum.

Haiti’de kurulmuş bir krallığın öyküsü… Fransız sömürgecilerin etkisi, siyahi kölelerin dramı…

Alejo Carpentier gerçekten başarılı bir yazar. Bu kitap, büyülü gerçeklik akımının romandaki en güzel örneklerinden biridir.

*

‘Bu Dünyanın Krallığı’,

H20 Yayıncılık”tan çıkıyor. İspanyolca’dan çeviren, Murat Tanakol. Türü, roman. Sayfa sayısı, 190.

Murat Tanakol’un çevirisi de gerçekten çok iyi. Hani, çeviri vardır, eseri oyuncak eder; çeviri vardır, eseri iyice lezzetlendirir ya. İşte, Murat Tanakol’un çevirisi de öyledir. Yani, kitabın tadına tat katan bir çeviri…

*

Kitabın arka kapak yazısı:

“Bir krallığın övgüsü aynı zamanda bir köleliğin ağıtıdır.

Haiti’nin, Santo Domingo adasının bir insan ömründen uzun olmayan bir dönemine ait olağandışı olayların hikâyesi ama aynı zamanda tüm ayrıntıları sıkı sıkıya izlenen bir gerçeklikte, büyülü olanın özgürce akmasına izin vererek, isyanla bilenmiş ve perçinlenmiş bir tarihin edebiyatı…

Saltanatın ancak ölümü anında saltanat olduğunu gösteren bir büyü. Her türden köleliğin ancak kendi kaderine sahip çıkma anında kölelik olduğunu gösteren bir gerçeklik.

Kralların taçlarının yerlerde yuvarlandığı, büyücülerin silaha sarıldığı, apoletlerin şamataya verildiği, kölelerin zehir damıttığı karşılaştırmalı bir tarihsel süreklilik içinde olayların iç burkan acıklı gelişiminin, kişiliklerin düşsel görünümlerinin, mekânların biteviye dönüşümünün Yılan Tanrı Damballah’a yaraşır tarzla, yılankavi bir dille anlatımı.

Marksist bir duygusallık ama aynı zamanda Voodoo büyüsünün gerçekliğine dayanan bir destan.”

*

Kitabın son on bir sayfasında Murat Tanakol’un ‘Büyülü Gerçeklik mi, Büyülü Gerçekçilik mi?’ başlıklı bir yazısı var. Bu yazı da çok güzel…

-Mustafa Yıldırım – 24.01.2019

İhsan Oktay’ın romanlarındaki İstanbul’u görmek isterdim

 

İhsan Oktay Anar’ın romanlarındaki İstanbul’u görmek isterdim gerçekten.

İhsan Oktay Anar romanlarındaki İstanbul, Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinin İstanbul’u. XVII-XVIII-XIX. yüzyılların İstanbul’u.

İhsan Oktay Anar’ın romanlarındaki İstanbul, gerçek İstanbul’dur. Kozmopolit ve rengârenk… Çok dilli, çok kültürlü… Bütün güzel yanlarının yanında, birçok nahoş yanı içinde barındıran tehlikeli bir İstanbul… Özgürlüğün ve korkunun iç içe girip sarmaş dolaş olduğu bir ortam…

Bu durumun sadece İhsan Oktay romanlarından ibaret olduğu sanılmasın lütfen. O zamanlardaki İstanbul’un durumu budur zaten. Bunu en iyi İhsan Oktay resmetmektedir.

Bunun için yaşamak değil, görmek isterdim diyorum.

*

İhsan Oktay Anar’ın ‘Suskunlar’ adlı kitabını okudum. Bu, ikinci kez okuyuşumdu. İlk kez, 2010 yılının Mart’ında okumuştum. Yani dokuz yıl önce. Doğrusu ilk okuduğumda pek beğenmemiştim. Gene 2010’un Mart’ında İhsan Oktay Anar’ın ‘Amat’ adlı kitabını okumuştum, onu ise çok beğenmiştim. ‘Suskunlar’ı şimdi ikinci kez okudum; bu sefer güneşimle eşzamanlı okudum. Bu sefer beğendim, ‘Suskunlar’ı. Bazı kitapları okumanın bir yaşı olduğunu ben de biliyorum; ama bunun bana pek geçmediğini de biliyorum. Ama, ruh halinin kitap üzerindeki etkisi benim için de geçerli. Demek ki o anki ruh hâlim kitap için uygun değildi. Şimdiki beğenmem, ruh hâlimin uygunluğunun yanında güneşimin bana eşlik etmesi de olabilir.

‘Suskunlar’, XVIII. yüzyıl İstanbul’unda geçen büyülü bir roman. Müziğin romanı. Mevlevihaneler, meyhaneler… Haliç… Galata, Karaköy, Eminönü… Çeşit çeşit insan hâlleri… Ve aşk…

*

‘Suskunlar’,

İletişim Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, roman . Sayfa sayısı, 268.

*

Kitabın arka kapak yazısı:

“Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek. Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır. Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi. Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”

*

‘Suskunlar’ı okurken aklıma ‘Galip Dede’ye Ziyaret’ adlı şiirsel anlatım geldi. Bu şiirsel anlatımda, güneşimle beraber Şeyh Galib’i ziyarete gideriz…

Anlatının girişi şöyledir:

“tayyi zaman – tayyi mekân yaptım
güneşimin kapısına vardım
sımsıkı kucakladım
yüreğini yüreğimde hissettim

‘hadi güneşim
gidiyoruz’ dedim

‘nereye dostum?
otur, iki dakika nefeslen’ dedi

‘güneşim
senleyken nefesten bile geçerim
Galip Dede’yi
yani Şeyh Galip’i ziyarete gidiyoruz
Galata Mevlevihanesine
türbesine değil
iki yüz yirmi sene öncesine
geçmişe
Galip Dede’yi
sağlığındayken görmeye
sohbetini dinlemeye
şarabından yudum yudum içmeye’
dedim güneşime

‘hemen hazırlanıp
geliyorum dostum’
dedi güneşim”

Devamını merak edenler için, anlatının linkini veriyorum. Biraz uzun olduğu için buraya alıntılamıyorum:

https://mustfyildirim.wordpress.com/2017/08/31/galip-dedeyi-ziyaret/

-Mustafa Yıldırım – 23.01.2019

O kadar çok beğenmiştim ki!

 

2011 yılının Temmuz’unda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı kitabını okumuştum. Ve çok beğenmiştim. Ama ne roman yazmıştı adam!

Aradan neredeyse sekiz yıl geçti. ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ikinci kez okudum. Bu sefer Güneşimle eşzamanlı olarak…

*

‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuyan amatör okurların çoğundan şikâyet alırdım. ‘Güzel ama yoğun bir şekilde Osmanlıca sözcük var romanda’ derlerdi. Onlara şaşırırdım, ‘Yok ya, o kadar da değil’ derdim.

İkinci kez okuyunca anladım. Evet, kısmen yoğunmuş. Özellikle romanın ilk bölümünde bir hayli yoğunmuş. Bunu unutmuş olmamı da çözdüm, ikinci bölümden itibaren romandaki Osmanlıca yoğunluğu kısmen azalıyor, anlatım durulaşıp şiirselleşiyor, konu hızlanıyor, diyaloglar muhteşemeşiyor… Yani, üçüncü bölümden itibaren aldığım haz, romanın ilk bölümündeki Osmanlıca’yı unutturmuştu bana. İlk bölümdeki gibi olsaydı romanın tümü, doğrusu pek de sevmezdim.

*

Osmanlıca sözcük kullanımını edebiyatla haşır neşir olanların çoğu sever. Ben, sevmeyenlerdenim. Çoğu amatör okurun da, bunu sevmediğini iyi bilirim. Edebiyat severlere göre Osmanlıca sözcükler anlatımı zenginleştiriyor; bana göre de sıkıcı hâle getiriyor. Amatör okur gözüyle düşünürsek, bu sıkıcılık, direk bunaltıcılığa dönüşüyor. Bu bunaltıcılık da hem kitaptan soğutur hem edebiyattan. Edebiyatçıların en büyük sorunu işte budur: Halk gibi, amatör okur gibi düşünememek… Eserleri kendi kıstaslarına, beğenilerine göre değerlendirmek… Yani onların da payı vardır, edebiyatın değersiz görülmesinde. Kitapların yitik kalmasında…Halbuki basit bir dille de güzellikler inşa edilebilir. Hem saf olur hem temiz. Hem başarılı olur hem etkili hem ahlaki…

*

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ adlı kitabının edebiyattaki yeri de zirvedir. Yerli edebiyattaki ilk postmodern roman örneği sayılabilir.

Dediğim gibi, Osmanlıca sözcüklerin romanda cirit atmasını sevmem ve hazzetmem; ama ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü muaf tutarım. İlk bölümdeki -bana göre- sıkıcı olan havayı unutturan bir üçüncü bölüm var. Diğer bölümlerde de az da olsa Osmanlıca sözcük var ama göze batar şekilde değil.

‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ roman tekniği açısından da zirvedir. Karakterleri çok orijinaldir.

*

‘Saatleri Ayarlama .Enstitüsü’,

Dergâh Yayınları’ndan çıkıyor. Türü, roman. Sayfa sayısı, 382.

*

‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün başkahramanı Hayri İrdal’dır. Hayri İrdal aynı zamanda romanın anlatıcısıdır. Kendi hayatını, büyük ailesini ve çevresini anlatır. Sonra evliliklerini, psikolojik rahatsızlık geçirmesi, psikiyatri doktorunun tedavisi için uğraşı, sonra hayatını değiştirecek adamla, yani Halit Ayarcı’yla tanışması… Halit Ayarcı önderliğinde Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurmaları…

Hayri İrdal ve Halit Ayarcı gerçekten unutulmaz karakterlerdir. Hayri İrdal saf, temiz, mantıklı, Allah adamı, son derece olgun bir kişiliktir. Halit Ayarcı ise akıllı ama hayalperest. Mülayim ve olgun ama vurdum duymaz bir kişiliktir.

(Feryal ablam, ‘Bana Hayri İrdal’ı uzun uzun anlat’ demişti.. Kusura bakma be abla. Uzun uzun anlatmayı pek beceremiyorum. Ama sen okumalısın! Sen karakter yorumlarını daha güzel yapıyorsun.)

*

Muhafazakâr kesim Tanpınar’ı Osmanlı edebiyatını yadsımadığı için sever daha çok. Aslında Tanpınar’ınki haklı bir duruştur. Tanpınar’ın dönemi Osmanlı edebiyatının yadsındığı dönemlerdir. Tanpınar bir çeşit buna isyan ediyor. Yani Tanpınar bugün yaşasaydı; muhafazakâr edebiyatın kutsandığı bu zamanlarda, hani pek de eski edebiyatçı olmazdı gibime geliyor. Tanpınar, yoksul ama çağdaş bir insandı.

*

Tahsin Yücel’in Tanpınar’la olan bir anısını okumuştum. Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yayımladıktan on gün sonra terki diyar ettiğini söylüyordu Tahsin Yücel.

Çok başarılı bir roman yaz, hakkında bir beğeni ya da bir eleştiri duymadan öl; ne kadar kötü!

-Mustafa Yıldırım – 16.01.2019